Her yıkıntı onarılabilir, doğanın yıkıntısı asla…  

Sinema’nın babaları
 
         İlk Sinema filmi Paris’te Capucines Bulvarı’nda gösterime çıkar. Lumiere kardeşler tarafından çekilen film tren istasyonlarıyla ilgili bir belgeseldir. Bodrum katında yer alan Garden Cafe’de 28 Aralık 1895 yılında filmi izleyen 33 kişi, hayretler içinde kalırlar.Sadece seyretmiş, hiçbir ses duymamışlardır.  Çok etkilenirler.Lumiere Kardeşlerin yaptığının bir sihir olduğunu düşünürler. 
          Filmlerini daha önce de birkaç kez gösteren Lumiere kardeşler 20 dakika süren filmde, bir trenin istasyona girişi, paydos saatinde fabrikadan çıkan işçiler, hortumuyla ıslanan bir bahçıvan gibi günlük yaşam içinden kesitler sunarlar. 
           Aynı yıl Mart ayında Paris’te Ulusal Sanayi Destekleme Üyelerine, Haziran ayındaysa Lyons’da fotoğrafçılar toplantısında yine o ay içinde Hotel Scribe’de Genel Filmler dergisi için halkı ilk kez sinema gösterimine davet etmişler; reklam afişleri düzenlemişlerdir.
          Sinema’nın Babaları olarak anılmaya başlayan Lumiere Kardeşler’e verilen bu ünvanla, gerçekte Alman Max Sklandowsky’ye biraz haksızlık edilmiştir, denebilir. Kardeşlerden yaklaşık iki ay önce Max Sklandowsky, kardeşi Emil ile Berlin’de Wintergarden’da kendi filmlerini gösteriye sunarlar. Sinemayı icat etmiş olma onuru O’na ait olmalıdır ama sinema tarihçileri Sklandowsky’lerin yaptığı aygıtların bir projeksiyon makinesi olmadığı görüşünü paylaşırlar. 
          1880’lerde Britanya’da E. Muybridge fotoğraflarla, deneyler gerçekleştirir. Fransa’da Etienne Jules Marey bundan etkilenir. Thomas Edison Wiliam Dickson’ın yardımıyla eş zamanlı film gösteren bir araç icat eder. 1889’da ilkel bir kamerayla, projeksiyon makinesini geliştirir. 1951’de bu konuda emeği geçen sürece katkıda bulunan İngiliz William Friese-Greene’i de unutmamak gerekir.
           Gerçek şu ki  görüldüğü gibi Sinema’nın birçok babası var. Süreç devam ederken Lumiere Kardeşler  kamera ve projeksiyon makinesini birleştirir. Büyük bir atılımla Sinematografiyi geliştirerek yarışı önde göğüslerler. Diğerlerinin eğlencelik, gelip geçici bir moda olarak gördükleri Sinema yoluna baş koyarlar. 1897’de Paris’te ilk Sinema salonunu açarlar. 
            Ay’a seyahat etmek isteyen bir grubun hikayesini anlatan, Senaryosu olan ilk gerçek film ise 1902 yılında Georges Melis tarafından çekilir. Le Voyage Dans La Lune ( Aya Yolculuk) tarihin ilk sinema örneği olarak kabul edilir. 
           1902 yılında Los Angeles’ta bir şovmen, salona koltuklar ve sinema gösterim makinesi yerleştirerek; on yıl sonra Batı Dünya’sının merkezi olacak bu şehirde Sinama Endüstrisi’nin ilk tohumları atar. 1905 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde bir sinema salonu açılır. Film giriş ücreti bir Nikel (5 Sent) tir. O yüzden buraya Nickelodeon ismi verilir. Gerçek Sinema endüstrisi 1907 yılında Güney California’da kendini bulur ve gelişir.
           Orta yaşlı bir çiftin kibarca öpüştüğü The kiss-Öpücük (1896),  Göbek Danscısı Fatima (1897) filmleri gibi ilk filmler sessizdir. Sadece bir olay kaydedilir. Melies, eksiği görür. Sahte haber filmleri hazırlar. Hayaletlerin dans ettiği, kadın güreşçilerin erkeklerle dövüştüğü, yanardağdan fışkıran lavların dehşetini gösteren bu filmler, seyircide gerçek algısı yaratır. Konu örgüsü ve karakter gelişiminin  biraz hayalle, kurmaca, illüzyon ilavesiyle, fotoğraf hilelerini kullanır. Sinema’nın gelişimi başlar. 
             Bu büyülü araçla hayatın devinimini filme kaydetmenin , hikayeler anlatmanın, sanatı yakalayabilmenin, sanat yaratmanın gerçeğini gören Melise; Sinema Endüstrisi’ni harekete geçirir. Yön verir.
              Kurgunun –farklı film parçalarının ardı ardına getirme tekniğinin kim tarafından icat edildiği konusu kesin değildir. Porter kurguyu kendisine mal etmek ister ama bunun için elde yeterince veri yoktur. Dönem içinde herkes birbirinden kopya çekmektedir. 
              Barry Norman, ‘’İlk dönem Sinema filmlerinin çoğunluğu soygun ve kovalamacaları konu edinir. Buna göre ilk Sinema türü filmler ganster filmleridir. Tabi buna karşı çok önceleri The Kiss filmiyle de seks filmlerinin başladığını da ileri sürebilirim’’ der.
              Edwin Poter’in The Great Train Robbery-Büyük Tren Soygunu (1903) anlatmaya yönelik, tek makaralı, on dakikalık film, ilk dönem filmlerinin en iyi örneklerindendir. 
             20. yüzyılın başında filmler öyküsel bir yapı geliştirmeye başlar. Kamera hareketleri filmin hikayesini daha etkili kılacak şekilde kullanılır. Sessiz filmler için  salon sahipleri, film hikâyesi şekline göre müzik üreten  piyanist veya orkestra kiralamaya başlarlar. 1920'lerin başlarında  filmler için hazır müzik listeleri oluşturulur.
              İlk renkli filmler 1939’da çekilen Rüzgar Gibi Geçti (Gone with the Wind) ve Oz Büyücüsü (The Wizard Of Oz) olarak bilinirse de  ilk renkli film 1918 tarihinde yapılmış Cupid Angling isimli sessiz film olarak kabul edilir.
              8. Sanat Sinema’nın uzun bir yolu var. Yaşamın olmazlarından film endüstrisinin yıllara yayılan, muhteşem hikayesi devam edecek.
 

 


Ekleyen Harika ÖREN
Tarih 11.1.2019 20:54:12
Yazdır Yazdır
Okunma 27
Eklenen Yorumlar 
  • Diğer Başlıklar
  • Yalnızlığı sevdiğim anlar…
  • CUMHURİYET MEŞALESİ
  • YAZ YERİNİ SONBAHAR’a BIRAKTI
  • SANATÇININ ÇALIŞTAY ZAFERİ
  • Tarihi Gün 9 Eylül 1922
  • Sen uyurken bu şehir gökkuşağına boyandı
  • İSTANBUL’U DİNLİYORUM!
  • Bende çizebilirim mutluluğun resmini…
  • YAZ BAHÇELERİNDE SANATA SIĞINMAK
  • YENİDOĞAN’da Bir Gün
  • Son : 10 Gösteriliyor | Devamı ->

     

           

    Bu websitesi 1360x768 pixel'de en iyi görüntüyü vermektedir. http://www.birdemetnergis.com/ ® 2013. Tüm Hakkı Saklıdır.      Site İçeriği İzin Almadan Kullanılamaz.   Tasarım: Linear Yazılım